Suriye gezisi 2005
27/05/07 23:59 |
gezi yazıları
Suriye'ye
Aktekke Camii önünden hareket: Aslında 19'da harekt
edilecekti ama bir kişinin gecikmesi nedeniyle 15
dakika geç kalktık. Saat 20.30 civarında Ereğli'ye
vardık, Ereğli çıkışındaki Şeker Fabrikası'nın
camisinde akşam namazı için duruldu.
Bir sonraki mola yerimiz Pozantı'da bir tesis; çoğumuz çay içti veya bir şeyler atıştırdı. Tuvaletler idare eder. Yaklaşık bir saat oyalandık, saat 11'de oradan hareket ettik. Otoyola çıkınca trafik de çok rahatladı, E5 üzerindeki trafik felaketti (bütün kamyonlar yola çıkmış).
Saat 3 civarında Cilvegözü gümrük kapısına ulaştık, saat 5.15'te işlerimiz bitti ve yeniden yola çıktık. Gümrükte bizi rehberlerimiz karşıladı ve bize katıldılar. Gümrükten kısa bir süre sonra çift gelişli-gidişli yol başladı ve Suriye'deki yolculuk rahat geçti. Saat 8.30 gibi kahvaltı yapacağımız yere geldik: Mercan Lokantası; kahvaltıda siyah ve yeşil zeytin (bize göre lezzetleri biraz daha yoğun) iki çeşit peynir, peynir böreği, tereyağ, domates, salatalık, yağda yumurta vs. vardı, yani yemek alışkanlıkları bize benziyor, ekmekleri biraz farklı sıcak lavaş ekmeği geliyor ve onun dışında tuzsuz bir ekmek servis ediliyor. Çay ise bizdeki gibi demlenmiyor, demlik içinde poşet çay ile hazırlanıyor.
Yeniden hareket ettik, Şam'a 70 kilometre kaldı. Şam'daki ilk durak Muhiddin-i Arabi'nin türbesi ve camisi oldu. Ardından Süleymaniye Külliyesine geçtik, burada Sultan Vahdeddin ve diğer Osmanlı Hanedanlığı mensuplarının kabirleri var. Külliyenin bir tarafı savaş müzesi olarak kullanılıyor, camisi ve avlusu çok güzel. Bitişiğinde Suk-i Süleymaniye, yani Süleymaniye Çarşısı var; burası İstanbul'daki Arasta Çarşısını andırıyor. Çarşı içinde el işleri bulmak da mümkün, örneğin ahşap işçiliği ve boyaması çok yaygın, bunlar yapılırken görülebiliyor, ayrıca dokuma tezgahları var. El işi deri çantalar, boncuklu işlemeler, çeşitli gümüş takılar satılıyor (bence çok güzeller, zaten grup buradan çok gönülsüz çıktı).
Saat 13 sonrası Sahara Oteline vardık, otel 5 yıldızlı, görünüşü harika, ancak işletmecilik anlayışları biraz garip geliyor bize, örneğin resepsiyondaki herkes yeterince İngilizce bilmiyor, işler biraz ağır ilerliyor; galiba bir devlet işletmesiymiş. Suriye'deki oteller büyük oranda özel, bir kısmı ise kamusalmış. Otelden görülen dağların arkası ise Golan Tepeleri imiş, çok ilginç bir bölge tam Orta Doğu'ya geldiğinizi hissediyorsunuz. Otelin şehir merkezine mesafesi otobüsle yaklaşık 20 dakika. Suriye'de ulaşım çok ucuz. Taksiücretleri bize göre çok daha az. Bir kaç kişinin oda şikayeti de giderildikten sonra 5'e kadar dinlenme molası verildi. Saat 5.30'da lobide buluşuldu ve Şam gezisi için merkeze gidildi. Suk-i Hamidiye, yani Hamidiye çarşısının önünde indik. Çarşının içinden Ümeyye Camisine geçiliyor. Hamidiye çok uzun üstü kapalı bir çarşı, burada hem halktan insanlar hem de turistler görmeniz mümkün. Aradığınız bir çok şey var, mutlaka uğranması gereken bir yer ise tarihi dondurmacı, porsiyonları devasa!! Çarşının bitiminde Ümeyye Camii'ne varılıyor. Girişten önce tarihi Roma sütünlarının altından geçiyorsunuz, eski bir tapınağın kalıntıları, sonra da camiye geçiliyor. Caminin içi büyüleyici. Çok büyk bir avlusu var, avlunun etrafında eski kiliseden kalma resimler görülüyor. İçerde ise Yahya (a.s.)'ın kabri var. Avluun dışında Selahaddin-i Eyyubi yatıyor. İnsan oturup dinleniyor ve inanılmaz bir huzur buluyor, özellikle de curcunalı Hamidiye Çarşından sonra...
Kısa gezimizden sonra yine buluşup akşam yemeği için Şam dışında büyük bir restorana gittik, bu bölgede bir çok büyük restoran var (bazıları 2000-3000 kişi kapasiteli ve içlerinde havuzlar var). Restoranların dekorasyonu için özen gösterilmiş. Bizim girdiğimiz restorana sütunlar altından geçiliyor ve çevresinde aynı dekor görülüyor. Yemekler mezelerle (humus, patlıcan salatası ve diğer adını hatırlayamadığım şeyler; humusu çok sevmedim) başlıyor, yani masaya oturduğunuz an yemek yemeye başlanıyor. Ana menü kebaplardan oluşuyor. Akşamları serin olduğundan üşüyenlere oraya özgün bir hırka veriliyor ve sihirli değnek herkese dokunuyor. Onu giyen günün yorgunluğunu unutuyor ve resim çekmeye ve çektirmeye koyuluyor; yani çocuklar gibi şendik misali. Karnını doyuranların keyfine ise diyecek yok, ardından hemen nargileler isteniyor ve bir nargile kokusu havaya yayılıyor. Kimse gecenin bitmesini istemediği için (gece Şam ayrı bir güzel) tepeden şehri seyrederek çay içmeye karar veriliyor. Tepeden manzara muhteşem; şehir ışıl ışıl, Emevi Camii içinden seçiliyor. Mutlaka akşam gidip çay keyfi yapılması gereken bir yer. Geç saatte otele dönüldü; ertesi sabah kalkabilen bir kaç kişi Emevi Camii'nde sabah namazı kılıp geldi. Sabah kahvaltısında (restoranı bulmak biraz zor oldu, bir iki ok çizip asmak zorunda kaldık) yine bir önceki günküne benzer şeyler vardı. Saat 10 civarında Şam Üniversitesi'ne gittik, oradaki dekan (iktisat fakültesi) ve hocalarla kısa bir görüşmemiz oldu, hepsi memnuniyetlerini dile getirdi. İlginç bir not: Avrupa Birliği ile ortak çalışmalar yürütmeye başlamışlar. Bizim heyetten gelen ilginç bir soru: Üniversite okuyanlara askerlikte indirim var mı? Saat 12.30'da Şam Ticaret Odası'nda buluşma var. Oraya vardığımızda herkesin hazır olduğunu görüyoruz. Bir iki giriş konuşmasından sonra iş adamları buluşturuluyor ve iş görüşmeleri yapılıyor; kimisi için verimli geçti. Görüşme sonrası yine kendimizi Hamidiye Çarşısına atıyoruz (ikisi de aynı bölgede). Curcuna içinde gezinip alış veriş yaptık (boncuklu terlikler, çantalar; çok hoşlar). Girdiğimiz bir çok dükkanda birinin İstanbul kökenli olduğunu öğreniyoruz. İlgi Türklere çok fazla. Akşam yemeğinin ardından yola koyuluyoruz. Gece 1 civarında Hama'dan geçiyoruz, durup dünyanın ilk su değirmenlerinden birini seyrediyoruz. Asi nehrinden baska türlü faydalanamayacağı için bunlar yapılmış ve böylece su kemerlerine su aktarılıp sulama yapılmış. Çıkaradıkları sesler geceyarısı olduğu için ürkütücü geliyor; sanki binlerce yılın yorgunluklarını yansıtıyorlar. Otobüste biri vaadini yerine getirip baklava alıyor; biz de elbette afiyetle yiyoruz. Gece 3 civarında Halep'e geliyoruz; otel dört yıldızlı, yerleşim de çok çabuk oluyor. İlk izlenim iyi, işletmecilik anlayışları Şam'daki otelden daha iyi. İyi bir uyku çektikten sonra sabah kahvaltısı için restorana iniyoruz, yanılmamışız buradaki servisleri de daha iyi. Karnımız da doydu, artık kendimize geldik. Saat 12'de hemen otelin yanında olan Halep ticaret odasına geçiliyor. Görüşmelerin ardından hepimizi Şellale bölgesinde bulunan restorana öğle yemeğine davet ediyorlar. Kısa bir şehir turu ardından restda buluşuyoruz. Şehir turu herkesin hoşuna gitti; Halep ilginç bir şehir; Şam'ın gölgesinde kalmamış, hatta şehirleşmesi çok daha iyi, insanları daha sakin ve daha ciddi (iltifat edenlerin sayısı azaldı!!). Öğrendiğimiz kadarıyla Türklere saygılı davranılması için hükümet de bazı talimatlarda bulunmuş. Halep'teki yeni binalar bile o bölgeye has kesme taşlardan yapılmış, taşların hepsinde taş işlemesi var; yani şehir otantik görüntüsünü hiç bozmamış, ilginç bir yönü de kavşakların belediye tarafından iş adamlarına ihale edilmesi, Her bir kavşağı bir iş adamı yaptırmış ve kendini anlatan bir sembol koymuş. Halep kalesi ise muhteşem bir yapıt, Cüneyt Arkın bunu görseydi ne Malkoçoğlu çevirirdi gibi esprilere de konu oluyor. 3000 yıldan fazla bir geçmişi olan bu kalenin girişi bile ihtişamlı. Çok dik bir tepenin üstünde olduğundan Halep'i tepeden de seyrediyoruz. Kale civarı da tarih kokuyor, etraf Osmanlı eserleri ile dolu; camiler ve çarşılar sanki İstanbul'da dolaşıyormuş hissini yaşatıyor. Tam kalenin önündeki kafelerde oturup soluklanmak da mümkün. Gün biterken evdekilere bir şeyler götürmek gerektiğinin düşünerek Halep'in ünlü baklavacısına gidiyoruz (reklam olur mu bilmiyorum ama oralı biri bana Diyab'ı tavsiye etti), neyse gittik ve tabii ki içi Antepfıstığı ile (yoksa Şamfısıtığı mı demeliydim) dolu olan o nefis burma kadayıflardan aldık; aynısı İstanbul'da da var hiç de lezzetli değil diyorsunuz belki; size katılıyorum buradaki kadar lezzetlisini hiç yemedim. Paketlerimizi hazırlatıyoruz, birer parça da biz yiyoruz ve yeniden yola koyuluyoruz. Akşam yemeği sonrası Türkiye'ye dönmek üzere otobüslerimize yerleşiyoruz. Gümrükte herkes (pardon, hemen hemen herkes) duty free'lerde kalan son parasını harcıyor. Bir yabancı ile bizim gruptan birileri ile hafif bir ağız dalaşması olmuş, neyse araya giriliyor ve iş hallediliyor (erkekler neyi alıp veremediğini hiç bir zaman anlamadım). Pozantı'da mola verdikten sonra saat 9.30 gibi Karaman'a varıyoruz. (Bir iki kişi yine eşyasını otobüste unutmuş, hatta valizleri karıştıran da olmuş, neyse o problemler de gideriliyor). Herkes birbirinden ve geziden mutlu ayrılıyor.
Bir sonraki mola yerimiz Pozantı'da bir tesis; çoğumuz çay içti veya bir şeyler atıştırdı. Tuvaletler idare eder. Yaklaşık bir saat oyalandık, saat 11'de oradan hareket ettik. Otoyola çıkınca trafik de çok rahatladı, E5 üzerindeki trafik felaketti (bütün kamyonlar yola çıkmış).
Saat 3 civarında Cilvegözü gümrük kapısına ulaştık, saat 5.15'te işlerimiz bitti ve yeniden yola çıktık. Gümrükte bizi rehberlerimiz karşıladı ve bize katıldılar. Gümrükten kısa bir süre sonra çift gelişli-gidişli yol başladı ve Suriye'deki yolculuk rahat geçti. Saat 8.30 gibi kahvaltı yapacağımız yere geldik: Mercan Lokantası; kahvaltıda siyah ve yeşil zeytin (bize göre lezzetleri biraz daha yoğun) iki çeşit peynir, peynir böreği, tereyağ, domates, salatalık, yağda yumurta vs. vardı, yani yemek alışkanlıkları bize benziyor, ekmekleri biraz farklı sıcak lavaş ekmeği geliyor ve onun dışında tuzsuz bir ekmek servis ediliyor. Çay ise bizdeki gibi demlenmiyor, demlik içinde poşet çay ile hazırlanıyor.
Yeniden hareket ettik, Şam'a 70 kilometre kaldı. Şam'daki ilk durak Muhiddin-i Arabi'nin türbesi ve camisi oldu. Ardından Süleymaniye Külliyesine geçtik, burada Sultan Vahdeddin ve diğer Osmanlı Hanedanlığı mensuplarının kabirleri var. Külliyenin bir tarafı savaş müzesi olarak kullanılıyor, camisi ve avlusu çok güzel. Bitişiğinde Suk-i Süleymaniye, yani Süleymaniye Çarşısı var; burası İstanbul'daki Arasta Çarşısını andırıyor. Çarşı içinde el işleri bulmak da mümkün, örneğin ahşap işçiliği ve boyaması çok yaygın, bunlar yapılırken görülebiliyor, ayrıca dokuma tezgahları var. El işi deri çantalar, boncuklu işlemeler, çeşitli gümüş takılar satılıyor (bence çok güzeller, zaten grup buradan çok gönülsüz çıktı).
Saat 13 sonrası Sahara Oteline vardık, otel 5 yıldızlı, görünüşü harika, ancak işletmecilik anlayışları biraz garip geliyor bize, örneğin resepsiyondaki herkes yeterince İngilizce bilmiyor, işler biraz ağır ilerliyor; galiba bir devlet işletmesiymiş. Suriye'deki oteller büyük oranda özel, bir kısmı ise kamusalmış. Otelden görülen dağların arkası ise Golan Tepeleri imiş, çok ilginç bir bölge tam Orta Doğu'ya geldiğinizi hissediyorsunuz. Otelin şehir merkezine mesafesi otobüsle yaklaşık 20 dakika. Suriye'de ulaşım çok ucuz. Taksiücretleri bize göre çok daha az. Bir kaç kişinin oda şikayeti de giderildikten sonra 5'e kadar dinlenme molası verildi. Saat 5.30'da lobide buluşuldu ve Şam gezisi için merkeze gidildi. Suk-i Hamidiye, yani Hamidiye çarşısının önünde indik. Çarşının içinden Ümeyye Camisine geçiliyor. Hamidiye çok uzun üstü kapalı bir çarşı, burada hem halktan insanlar hem de turistler görmeniz mümkün. Aradığınız bir çok şey var, mutlaka uğranması gereken bir yer ise tarihi dondurmacı, porsiyonları devasa!! Çarşının bitiminde Ümeyye Camii'ne varılıyor. Girişten önce tarihi Roma sütünlarının altından geçiyorsunuz, eski bir tapınağın kalıntıları, sonra da camiye geçiliyor. Caminin içi büyüleyici. Çok büyk bir avlusu var, avlunun etrafında eski kiliseden kalma resimler görülüyor. İçerde ise Yahya (a.s.)'ın kabri var. Avluun dışında Selahaddin-i Eyyubi yatıyor. İnsan oturup dinleniyor ve inanılmaz bir huzur buluyor, özellikle de curcunalı Hamidiye Çarşından sonra...
Kısa gezimizden sonra yine buluşup akşam yemeği için Şam dışında büyük bir restorana gittik, bu bölgede bir çok büyük restoran var (bazıları 2000-3000 kişi kapasiteli ve içlerinde havuzlar var). Restoranların dekorasyonu için özen gösterilmiş. Bizim girdiğimiz restorana sütunlar altından geçiliyor ve çevresinde aynı dekor görülüyor. Yemekler mezelerle (humus, patlıcan salatası ve diğer adını hatırlayamadığım şeyler; humusu çok sevmedim) başlıyor, yani masaya oturduğunuz an yemek yemeye başlanıyor. Ana menü kebaplardan oluşuyor. Akşamları serin olduğundan üşüyenlere oraya özgün bir hırka veriliyor ve sihirli değnek herkese dokunuyor. Onu giyen günün yorgunluğunu unutuyor ve resim çekmeye ve çektirmeye koyuluyor; yani çocuklar gibi şendik misali. Karnını doyuranların keyfine ise diyecek yok, ardından hemen nargileler isteniyor ve bir nargile kokusu havaya yayılıyor. Kimse gecenin bitmesini istemediği için (gece Şam ayrı bir güzel) tepeden şehri seyrederek çay içmeye karar veriliyor. Tepeden manzara muhteşem; şehir ışıl ışıl, Emevi Camii içinden seçiliyor. Mutlaka akşam gidip çay keyfi yapılması gereken bir yer. Geç saatte otele dönüldü; ertesi sabah kalkabilen bir kaç kişi Emevi Camii'nde sabah namazı kılıp geldi. Sabah kahvaltısında (restoranı bulmak biraz zor oldu, bir iki ok çizip asmak zorunda kaldık) yine bir önceki günküne benzer şeyler vardı. Saat 10 civarında Şam Üniversitesi'ne gittik, oradaki dekan (iktisat fakültesi) ve hocalarla kısa bir görüşmemiz oldu, hepsi memnuniyetlerini dile getirdi. İlginç bir not: Avrupa Birliği ile ortak çalışmalar yürütmeye başlamışlar. Bizim heyetten gelen ilginç bir soru: Üniversite okuyanlara askerlikte indirim var mı? Saat 12.30'da Şam Ticaret Odası'nda buluşma var. Oraya vardığımızda herkesin hazır olduğunu görüyoruz. Bir iki giriş konuşmasından sonra iş adamları buluşturuluyor ve iş görüşmeleri yapılıyor; kimisi için verimli geçti. Görüşme sonrası yine kendimizi Hamidiye Çarşısına atıyoruz (ikisi de aynı bölgede). Curcuna içinde gezinip alış veriş yaptık (boncuklu terlikler, çantalar; çok hoşlar). Girdiğimiz bir çok dükkanda birinin İstanbul kökenli olduğunu öğreniyoruz. İlgi Türklere çok fazla. Akşam yemeğinin ardından yola koyuluyoruz. Gece 1 civarında Hama'dan geçiyoruz, durup dünyanın ilk su değirmenlerinden birini seyrediyoruz. Asi nehrinden baska türlü faydalanamayacağı için bunlar yapılmış ve böylece su kemerlerine su aktarılıp sulama yapılmış. Çıkaradıkları sesler geceyarısı olduğu için ürkütücü geliyor; sanki binlerce yılın yorgunluklarını yansıtıyorlar. Otobüste biri vaadini yerine getirip baklava alıyor; biz de elbette afiyetle yiyoruz. Gece 3 civarında Halep'e geliyoruz; otel dört yıldızlı, yerleşim de çok çabuk oluyor. İlk izlenim iyi, işletmecilik anlayışları Şam'daki otelden daha iyi. İyi bir uyku çektikten sonra sabah kahvaltısı için restorana iniyoruz, yanılmamışız buradaki servisleri de daha iyi. Karnımız da doydu, artık kendimize geldik. Saat 12'de hemen otelin yanında olan Halep ticaret odasına geçiliyor. Görüşmelerin ardından hepimizi Şellale bölgesinde bulunan restorana öğle yemeğine davet ediyorlar. Kısa bir şehir turu ardından restda buluşuyoruz. Şehir turu herkesin hoşuna gitti; Halep ilginç bir şehir; Şam'ın gölgesinde kalmamış, hatta şehirleşmesi çok daha iyi, insanları daha sakin ve daha ciddi (iltifat edenlerin sayısı azaldı!!). Öğrendiğimiz kadarıyla Türklere saygılı davranılması için hükümet de bazı talimatlarda bulunmuş. Halep'teki yeni binalar bile o bölgeye has kesme taşlardan yapılmış, taşların hepsinde taş işlemesi var; yani şehir otantik görüntüsünü hiç bozmamış, ilginç bir yönü de kavşakların belediye tarafından iş adamlarına ihale edilmesi, Her bir kavşağı bir iş adamı yaptırmış ve kendini anlatan bir sembol koymuş. Halep kalesi ise muhteşem bir yapıt, Cüneyt Arkın bunu görseydi ne Malkoçoğlu çevirirdi gibi esprilere de konu oluyor. 3000 yıldan fazla bir geçmişi olan bu kalenin girişi bile ihtişamlı. Çok dik bir tepenin üstünde olduğundan Halep'i tepeden de seyrediyoruz. Kale civarı da tarih kokuyor, etraf Osmanlı eserleri ile dolu; camiler ve çarşılar sanki İstanbul'da dolaşıyormuş hissini yaşatıyor. Tam kalenin önündeki kafelerde oturup soluklanmak da mümkün. Gün biterken evdekilere bir şeyler götürmek gerektiğinin düşünerek Halep'in ünlü baklavacısına gidiyoruz (reklam olur mu bilmiyorum ama oralı biri bana Diyab'ı tavsiye etti), neyse gittik ve tabii ki içi Antepfıstığı ile (yoksa Şamfısıtığı mı demeliydim) dolu olan o nefis burma kadayıflardan aldık; aynısı İstanbul'da da var hiç de lezzetli değil diyorsunuz belki; size katılıyorum buradaki kadar lezzetlisini hiç yemedim. Paketlerimizi hazırlatıyoruz, birer parça da biz yiyoruz ve yeniden yola koyuluyoruz. Akşam yemeği sonrası Türkiye'ye dönmek üzere otobüslerimize yerleşiyoruz. Gümrükte herkes (pardon, hemen hemen herkes) duty free'lerde kalan son parasını harcıyor. Bir yabancı ile bizim gruptan birileri ile hafif bir ağız dalaşması olmuş, neyse araya giriliyor ve iş hallediliyor (erkekler neyi alıp veremediğini hiç bir zaman anlamadım). Pozantı'da mola verdikten sonra saat 9.30 gibi Karaman'a varıyoruz. (Bir iki kişi yine eşyasını otobüste unutmuş, hatta valizleri karıştıran da olmuş, neyse o problemler de gideriliyor). Herkes birbirinden ve geziden mutlu ayrılıyor.