genel kültür
Ateşgah’a haradan getmek olar?
31/05/07 02:59 |
Link
İşte bu
soruyla ateşgahı aramaya koyulduk. Bakü’ye geleli üç
ay geçmiş olsa da biz ancak geçen cumartesi burayı
görmeye gittik. Ateşgah, Bakü’nün dışında, nerdeyse
banliyösü sayılacak Surakhan’da bulunuyor. Ancak
hiçbir yerde iz işaret olmadığından sık sık yolu
sormak zorunda kaldık. Her sorduğumuzda aldığımız
tepki de ilginçti (üç ayrı kişiye sorduk): “Hansı
ateşgah? Restoran mı mabet mi?” Anlaşılan restoran da
en az onun kadar rağbet görüyor (belki de daha
fazla). Burada tanıştığımız Türk ailelerden ateşgaha
giden çok az, ancak aynısı Azeriler için de söz
konusu galiba, en azından benim izlenimim bu. Ateşgah
karşımıza çıkınca biraz şaşırdım, çünkü resimlerde
görünen dört sütun üzerine oturmuş, ortasında ateş
yanan bir bina idi. Oysa ilk karşınıza çıkan alçak
duvarlı, kale benzeri bir yapı; Anadolu’da
rastladığımız yapıların bir benzeri sanki. Giriş
kapısının üstünde Sanskrit alfabesi ile yazılmış bir
kitabe ve onun üstünde ise iki aslan göze çarpıyor.
Sonra öğreniyoruz: aslan veya Azerilerin dediği gibi
şir, koruyuculuk simgesi imiş. Ana kapıdan içeri
girer girmez ise etrafı küçük odalarla çevrili,
ortasında mabedin bulunduğu bir komplekse
giriyorsunuz. Beni şaşırtan yerleşim biçiminin
medrese yapılarına benzemesi oldu. Dış duvarlar
dörtgen değil altıgen yapısına sahip, surun içinde
ise küçük odalar sıralanmış. Rehber, bize odaların
büyük bir kısmının çilehane olarak kullanıldığını
söylüyor. Oda kapıları ise alçak, böylece eğilerek
girebiliyorsunuz ve saygı göstermiş oluyorsunuz. Her
odada duvar içine yapılmış bir baca var, amaç oda
içinde yanan ateşin sönmemesi. Her tarafta hiç
sönmeyen ateşin olması ise elbette doğalgazdan
kaynaklanıyor; yine bugün de doğalgaz borusu çekilmiş
ve odalar dışındaki ateşler yanmaya devam ediyor.
Zaten Azerbaycan’ın odlar yurdu olarak anılmasının
sebebi de bu. Buraya gelen Zerdüştler, çilehane
olarak adlandırılan odalarda bedenlerine eziyet
vererek günahlarından arınacaklarına inanırlarmış
(sönmemiş kireç üstüne yatmak veya üstüne ağır
zincirler asmak gibi), ayrıca sonradan gelenler
öncekilere hizmet ederlermiş. Söz konusu odalar
sonradan yavaş yavaş eklenerek yapılmış; kendileri
için dua edilmesini isteyen tüccarların maddi katkısı
ise önemliymiş. Odaların bir kısmında ateş mabedini
görecek biçimde küçük pencereler var, böylece inanlar
oda içinde oturup ateşi seyrederlermiş.
Her bir odanın üstünde yine Sanskritçe kitabeler bulunuyor, ancak bir odanın üstünde ayrıca Farsça bir kitabe de var. Çok küçük kubbeli bir odada asılı bir çan göze çarpıyor, bu çanın amacı inananları ibadete çağırmakmış. Bedene eziyet vermek ve çan geleneği, Hrıstiyanlık’ı hatırlattı bana, ama bu konuyu elbette bir uzmanına sormak lazım.
Tapınak, milattan önce dördüncü asırda yapıldığı zannediliyor, ancak bazı kaynaklara göre milattan sonra altıncı yüzyılda inşa edilmiş. Burası Zerdüştlüğün merkezlerinden biri olarak kullanılmış. Bilindiği gibi bu din, Zerdüşt isimli bir peygamber tarafından kurulmuş. Bize tapınağı anlatan rehberin odasında da Zerdüşt’ün gençlik ve yaşlılık halini gösteren bir halı duvarda asılı duruyor. Gururla bize İran’da dokunup buraya gönderildiğini söyledi. Zerdüştlükte 3 rakamı önemliymiş, çünkü yaratan, koruyan ve dağıtan üçlemesini sembolize edermiş. Bunun yansımasını ise mabedin üstündeki üç uçlu çatalda görüyorsunuz. Yine mabedin üstünde koruyuculuğun simgesi aslan figürleri ve de hayatı temsil eden gamalı haç bulunuyor. Hitler, bu sembolün ne anlama geldiğini bilmeden kullandığı da söylenenler arasında idi. Yine bir önemli rakamın ise 4 olduğunu öğreniyoruz: hava, ateş, toprak ve su.
Azerbaycan, İslamiyeti kabul ettikten sonra Zerdüştlerin büyük bir kısmı Hindistan’a kaçmış. Ancak Hindistan ile ticaretin yeniden canlanmasıyla, buradaki mabetleri yeniden önem kazanmış. 19.yüzyılda ateşgahın restorasyonunu üstlenen kişi ise İndira Ghandi’nin babası olmuş. Bilindiği gibi Hindistan’da ölüler bizdeki gibi toprağa konulmaz, yakılır; bunun temeli Zerdüştlüktür. Ayrıca iki kaşın arasına boyanan kırmızı nokta da ateşi temsil ediyori
Zerdüştlüğün etkisi sadece Hindistan ile sınırlı değil elbette, Azerbaycan’daki günlük hayatta hâla etkileri görülüyor. Ama onlara değinmeden önce bizde kullanılan bir tabirden bahsetmeden geçemeyeceğim. Ateş, bu inançta bereket demek. Birisine dua beddua ederken ocağın sönsün, ya da dua ederken ocağın sönmesin deriz. Galiba bu notu okuduktan sonra bu deyim daha farklı bir anlam almıştır. Dönelim yine Azerbaycan’a; en büyük etki nevruz bayramıdır. Bizde bazı yörelerde nevruz kutlanılıyor elbette, ancak bana anlatılanlara göre buradaki kutlamalar çok daha önemli. Zaten en büyük bayram kabul ediliyor, yani kurban ve ramazan bayramı kutlamaları nerdeyse hiç yok. Yılbaşı kutlamaları yapılıyor, ama nevruz hazırlıkları çok önceden başlıyormuş. Nevruzdan bir ay önce her hafta bir mum yakılırmış, her bir mum yukarda da bahsettiğimiz hava, su, toprak ve ateşi temsil edermiş, son mum ise ateşi anlatan mum imiş. Nevruzda pişirilen pilavın üstünde yine mutlaka mum olurmuş. Ayrıca bu bayram için hazırlanan baklava da dörtgen şeklinde kesilirmiş, yani amaç dört rakamını vurgulamak. Yani ateş çok hayatın içinde, bilinçli ya da bilinçsiz hayatın bir parçası.
Henüz nevruz bayramına kendim şahit olmadığım için bu konuda anlatacaklarım bunlarla sınırlı. Bize bu kadar yakın bir yer hakkında ne kadar az bilgi sahibi olduğumu da itiraf etmem lazım. Yolu Bakü’den geçen herkese burayı görmeyi tavsiye ederim.
Her bir odanın üstünde yine Sanskritçe kitabeler bulunuyor, ancak bir odanın üstünde ayrıca Farsça bir kitabe de var. Çok küçük kubbeli bir odada asılı bir çan göze çarpıyor, bu çanın amacı inananları ibadete çağırmakmış. Bedene eziyet vermek ve çan geleneği, Hrıstiyanlık’ı hatırlattı bana, ama bu konuyu elbette bir uzmanına sormak lazım.
Tapınak, milattan önce dördüncü asırda yapıldığı zannediliyor, ancak bazı kaynaklara göre milattan sonra altıncı yüzyılda inşa edilmiş. Burası Zerdüştlüğün merkezlerinden biri olarak kullanılmış. Bilindiği gibi bu din, Zerdüşt isimli bir peygamber tarafından kurulmuş. Bize tapınağı anlatan rehberin odasında da Zerdüşt’ün gençlik ve yaşlılık halini gösteren bir halı duvarda asılı duruyor. Gururla bize İran’da dokunup buraya gönderildiğini söyledi. Zerdüştlükte 3 rakamı önemliymiş, çünkü yaratan, koruyan ve dağıtan üçlemesini sembolize edermiş. Bunun yansımasını ise mabedin üstündeki üç uçlu çatalda görüyorsunuz. Yine mabedin üstünde koruyuculuğun simgesi aslan figürleri ve de hayatı temsil eden gamalı haç bulunuyor. Hitler, bu sembolün ne anlama geldiğini bilmeden kullandığı da söylenenler arasında idi. Yine bir önemli rakamın ise 4 olduğunu öğreniyoruz: hava, ateş, toprak ve su.
Azerbaycan, İslamiyeti kabul ettikten sonra Zerdüştlerin büyük bir kısmı Hindistan’a kaçmış. Ancak Hindistan ile ticaretin yeniden canlanmasıyla, buradaki mabetleri yeniden önem kazanmış. 19.yüzyılda ateşgahın restorasyonunu üstlenen kişi ise İndira Ghandi’nin babası olmuş. Bilindiği gibi Hindistan’da ölüler bizdeki gibi toprağa konulmaz, yakılır; bunun temeli Zerdüştlüktür. Ayrıca iki kaşın arasına boyanan kırmızı nokta da ateşi temsil ediyori
Zerdüştlüğün etkisi sadece Hindistan ile sınırlı değil elbette, Azerbaycan’daki günlük hayatta hâla etkileri görülüyor. Ama onlara değinmeden önce bizde kullanılan bir tabirden bahsetmeden geçemeyeceğim. Ateş, bu inançta bereket demek. Birisine dua beddua ederken ocağın sönsün, ya da dua ederken ocağın sönmesin deriz. Galiba bu notu okuduktan sonra bu deyim daha farklı bir anlam almıştır. Dönelim yine Azerbaycan’a; en büyük etki nevruz bayramıdır. Bizde bazı yörelerde nevruz kutlanılıyor elbette, ancak bana anlatılanlara göre buradaki kutlamalar çok daha önemli. Zaten en büyük bayram kabul ediliyor, yani kurban ve ramazan bayramı kutlamaları nerdeyse hiç yok. Yılbaşı kutlamaları yapılıyor, ama nevruz hazırlıkları çok önceden başlıyormuş. Nevruzdan bir ay önce her hafta bir mum yakılırmış, her bir mum yukarda da bahsettiğimiz hava, su, toprak ve ateşi temsil edermiş, son mum ise ateşi anlatan mum imiş. Nevruzda pişirilen pilavın üstünde yine mutlaka mum olurmuş. Ayrıca bu bayram için hazırlanan baklava da dörtgen şeklinde kesilirmiş, yani amaç dört rakamını vurgulamak. Yani ateş çok hayatın içinde, bilinçli ya da bilinçsiz hayatın bir parçası.
Henüz nevruz bayramına kendim şahit olmadığım için bu konuda anlatacaklarım bunlarla sınırlı. Bize bu kadar yakın bir yer hakkında ne kadar az bilgi sahibi olduğumu da itiraf etmem lazım. Yolu Bakü’den geçen herkese burayı görmeyi tavsiye ederim.
Bir tebessüm nelere kadir
28/05/07 00:04 |
Link
Bir
tebessüm nelere kadirdir. Ben buu aslında daha önce
fark etmediğime çok pişmanım. Aralıklarla 1986'dan
2000 yılına kadar hiç tebessüm etmenin kalbleri
fethedeceği, gönül kapılarının sonuna kadar
açılacağını düşünememişim. Olsun. Zararın neresinden
dönülürse kardır.